...Devlet Planlama Teşkilatı Süreli Yayınlar
AB’den Haberler, Nisan-Mayıs 1999, no. 4-5...

İÇİNDEKİLER

I. AB’DE YAŞANAN GELİŞMELER

    AB Berlin Zirvesi
    Prodi Yeni Komisyon Başkanı
    Amsterdam Antlaşması Yürürlüğe Girdi
    G-8 Toplantısı

II. AB DIŞ İLİŞKİLERİ

    Avrupa Birliği İle İsrail Arasında İşbirliği
    Çin’in Dünya Ticaret Örgütüne (DTÖ) Katılımı

 

III. AB EKONOMİSİ

      Bankacılık 
      AB'de KOBİ'ler 
      Sosyal Yardım 
      AB15 Ticaret Fazlası
      AB-ABD Ekonomik İlişkileri
      Merkezi Avrupa Mercek Altında 
      Aday ülkelerde Reel GSYİH 

IV. DİĞERLERİ

      Berlin Tekrar Baskent

 

Kaynaklar Hazırlayanlar: Nazife MERTOĞLU, Gül SAYIN, Hülya DORA
...©  DPT.ABİGM, YBM, 29 Haziran 1999
ab'den haberler...



AB’DE YAŞANAN GELİŞMELER

AB Berlin Zirvesi

Avrupa Birliğine üye devletlerin liderleri, yapılacak reformları tartışmak üzere, 25-26 Mart 1999 tarihinde Berlin’de toplanmış ve ‘Gündem 2000”, ‘Komisyonun istifası’ ve “Kosova Krizi’ gibi belli başlı gündem konularını tartışmıştır. Sonuç olarak Avrupa Birliği Konseyi:


Yeni Komisyon Başkanının atanması

İlk gündem maddesi olarak Komisyonun geleceği görüşülmüş ve çok kısa bir süre içinde çözüme ulaştırılmıştır. Devlet ve hükümet başkanları, bir saat içinde, yeni Komisyon Başkanı olarak Romano Prodi’de karar kılmıştır. Beş yıl önce ise, ancak iki özel zirvede görüşüldükten sonra Jacques Santer için karar verilmişti. Almanya Dönem Başkanının aday gösterdiği Prodi ise, tek bir oturumda tüm üyeler tarafından benimsenmiştir.
 

Gündem 2000 görüşmeleri

Zirvenin ikinci önemli gündem maddesi olan ‘Gündem 2000’ konusunda ise, ancak uzun tartışmalardan sonra bir anlaşma sağlanabilmiştir. Gündem 2000, AB’nin önümüzdeki yıllarda karşılaşacağı güçlüklerin, özellikle de genişleme ile ilgili sorunların üstesinden gelebilmesini sağlayacak bir Reform Paketi olarak tanımlanmıştır. Dönem Başkanı Schröder’in ifadesine göre, aday ülkelerin vatandaşlarına sinyal niteliğinde bir paket hazırlanmıştır. Giderler, nispeten değişmezken, daha zayıf olanlara karşı yardım ve dayanışma artmıştır.

Zirve’deki görüşmelerde, ayrıca, bölgesel kalkındırmayı amaçlayan Yapısal Fonların üzerinde daha fazla durulması istenmiştir. Bu Fonlar için 2000 yılı itibarıyla toplam 29,4 milyar ECU ayrılması öngörülmüştür. Buna ilaveten, Yunanistan, İrlanda, Portekiz ve İspanya gibi AB’nin kalkınmada nispeten daha geri olan ülkelerinin gelişmesi için 2,6 milyar ECU tahsis edilmesi düşünülmektedir.

Zirve öncesinde, Avrupa Parlamentosu (AP), 1984 yılından itibaren İngiltere’ye tanınan vergi indiriminin kaldırılması talebinde bulunmuştur. O yıllarda, AB bütçesinin dörtte üçü tarıma harcanmaktaydı. Böyle olunca, İngiltere AB üyeliğinden istediği yararı sağlayamamakta ve bu nedenle bütçeye yaptığı katkıda indirim yapılmaktaydı. Bugün ise, AB bütçesinde tarım, % 50’den daha az bir paya sahiptir. Bu nedenle AP, indirimin zamanla kaldırılmasından yana olduğunu sık sık belirtmektedir. Berlin Zirvesin'de de bu konuya değinilmiş, ancak bir karara varılamamıştır.

Avrupa Birliği Konseyi, Zirve’de elde edilen sonuçlara göre politikalardaki reformlar ve bunlara uzun vadede kaynak sağlayacak olan mali çerçevenin, AB’nin önümüzdeki dönemlerde karşılaşacağı sorunların üstesinden geleceğini ve genişleme sürecinde başarılı olacağına inandığını ifade etmiştir.

Yeni Mali Perspektif, 2000-2006 dönemlerini kapsayan yedi yıllık bir süre için öngörülmüştür(1).
 

Kosova krizi

Gündem’in diğer bir önemli maddesini de Kosova sorunu oluşturmuştur. AB Konsey’i, Büyükelçi Holsrooke ve Rambouillet Süreci görüşmecileri, Büyükelçi Hill, Majorski ve Petritsch‘in, Federal Yugoslavya Cumhuriyeti Başkanı Slobodan Miloseviç ile yaptıkları arabuluculuk çabalarının başarısız geçmesinden büyük üzüntü duyduklarını ifade etmiştir. Bu çabaların hedefi , Miloseviç’e Kosova’da ateşkesi kabul ettirmek ve soruna siyasi bir çözüm getirerek, Kosova’da yaşanan felaketi sonlandırmak olarak düşünülmüştür.

Elde edilen bilgilere göre bugün, bir milyon Kosovalıdan dörtte biri maruz kaldıkları baskılardan ötürü evsiz kalmıştır. Kosova felaketinin başlangıcı olan Mart 1998’den beri, yüzbinlerce insan başka yerlere sürülmüştür.

Konsey, 21’inci yüzyılın eşiğinde, Avrupa’nın ortasında böyle bir insani felakete izin verilmemesi gerektiğini vurgulamıştır. Bununla birlikte, Konsey, ülkelerinden kovulan bu insanlara el uzatıp, yurtlarına salim bir şekilde dönmelerini sağlamak için çaba sarf edilmesi, saldırganlığın ödüllendirilmemesi gerektiğini vurgulamıştır.

Avrupa Birliği Konseyi, Kosova ile ilgili yaptığı beyanda, askeri bir müdahaleye gerek kalmaması için büyük çaba sarf ettiklerini, ancak Başkan Miloseviç’i politikasını değiştirmesi için ikna edemediklerini, bu nedenle Kosova felaketinin sonlandırılması için NATO birliklerinin askeri güç kullanmak zorunda kaldıklarını açıklamıştır.

Konseyin ifadesine göre, Federal Yugoslavya Cumhuriyeti artık yaptığı tüm hareketlerden kendisi sorumludur; Kosova’da sergilediği zulmü durdurup, Rambouillet Anlaşmalarını kabul etmesi ile NATO müdahalesinin durdurulması artık kendisine bağlıdır.

Tüm bu üzücü gelişmelerin yanında, AB, birçok ulusal ve uluslararası yardım kuruluşlarının mülteciler için yaptıkları yardım kampanyalarını çok olumlu karşılamaktadır. Bu nedenle, söz konusu yardım kuruluşlarına 250 milyon ECU tutarında yardım yapmaya karar vermiştir. Bu yardımı AP’de desteklemektedir, çünkü mültecilere sınır kapılarını açan komşu ülkeler de mali güçlük içine girmişlerdir.
 

Orta Doğu Barış Süreci

Avrupa Birliği devlet ve hükümet başkanları, Orta Doğu’da “Barış Ülkesi” prensibine göre barışın tesis edilmesinin ve gerek İsrail gerekse Filistin halkının güvenliğinin sağlanmasını desteklediklerini tekrar beyan etmiştir.

AB, barış görüşmelerinin önümüzdeki aylarda hızlandırılmasını ve bir yıl içinde sonuca varılmasını istediğini belirtmiştir.

AB, her iki tarafın, barışa gölge düşürecek şiddet olaylarından uzak durmalarını ve uluslararası hukuk kurallarını ihlal etmemelerini salık vermiştir. Bununla birlikte, AB, barışın ve İsrail’in güvenliğinin tam olarak sağlanması ve bölgede eşit bir taraf olarak kabul edilmesinin ancak bağımsız bir Filistin Devletinin kurulması ile geçekleşebileceğine inandığını vurgulamıştır.
 

Güney Afrika

AB Konseyi, bir süredir görüşülmekte olan AB ile Güney Afrika arasında Ticaret ve İşbirliği Anlaşmasını onaylamıştır. Konsey, bu tarihi günden memnunluk duyduğunu ve anlaşmanın resmi olarak kabul edilmesi için gerekli işlemlerin yapılması talimatını vermiştir. AB Konseyi, bu tarihi Anlaşmayı Avrupa ve Güney Afrika halkları arasındaki güçlü dostluk ve dayanışma bağlarının bir sembolü olarak gördüğünü ifade etmiştir.
 

Genişleme

AB Konseyi, 24/25 Mart 1999 tarihli Gündem 2000 sonuçlarının ışığı altında, katılım için görüşmelerde bulunan ülkelere güvence mesajı vermek istemektedir. Genişleme konusu, Avrupa Birliğinin tarihsel olarak öncelik taşıyan bir konusu olarak kalmaya devam edecektir. Katılım görüşmeleri kendi ritmi içinde mümkün olduğunca hızlı bir şekilde devam edecektir. (kaynak 1)


Prodi Yeni Komisyon Başkanı

Bilindiği üzere Komisyon başkanı Jacques Santer ve Komisyon üyeleri, 16 Mart 1999'da yoğunlaşan yolsuzluk iddiaları nedeniyle topluca istifa etmişti.

25-26 Mart 1999 tarihinde, Berlin’de toplanan AB Zirvesinin gündem maddelerinden birisini ise, yeni Komisyon başkanının tayini oluşturmuştur.

Jacques Santer’in seçilmesi süreci haftalarca tartışmalara sahne olurken, Almanya’nın başkanlığındaki Konsey’in önerdiği eski İspanya başbakanı, Romano Prodi, Komisyon başkanı olarak tüm Konsey üyelerince uygun bulunmuştur.

Almanya Başbakanı Gerhard Schröder, Zirve sonunda yaptığı konuşmada “ Avrupa Konseyinin tüm üyeleri, Romano Prodi’nin Avrupa Komisyonunun yeni başkanı olması konusunda anlaştılar” demiş ve Prodi’yi “reformlara açık”, “yüksek nitelikli” bir insan olarak tanımlamıştır.

Romano Prodi’nin fiilen başkanlığa getirilmesi için, alınan kararın Avrupa Parlamentosu (AP) tarafından da onaylanması gerekmektedir. AP’nin onayından sonra, Prodi, gelecek ay, Jacques Santer’den Komisyon başkanlığını devralacaktır. (kaynak 2)
 


Amsterdam Antlaşması Yürürlüğe Girdi

18 Haziran 1997 tarihinde, AB devlet ve hükümet başkanları tarafından kabul edilen Amsterdam Antlaşması, 1 Mayıs 1999 tarihi itibarıyla yürürlüğe girmiştir.

Amsterdam Antlaşması yapıldığında dört ana hedefi amaçlamaktaydı. Bunlar:

olarak tanımlanmıştır. Bu hedeflerin bir kısmı gerçekleştirilirken, bazılarına istenilen düzeyde ulaşılamamıştır.

Amsterdam Antlaşmasından en fazla yararı Avrupa Parlamentosu (AP) elde etmiştir. Böylelikle, AP, AB kararlarında daha fazla söz sahibi olmuştur. Bazı durumlarda tıkayıcı bir unsur haline gelen oy birliği prensibinden, oy çokluğu prensibine geçilmek istenmiş, ancak bu başarılamamıştır. Bununla birlikte, çok sınırlı sayıdada olsa, bazı kararlarda oy çokluğu ile karar alınacaktır. Antlaşmaya göre, devlet ve hükümet başkanları tarafından tayin edilen yeni Komisyon başkanı Romano Prodi'nin atama kararının, AP tarafından da onaylanması gerekmektedir. Amsterdam Antlaşması, Komisyon başkanına da daha fazla yetkiler tanımaktadır.

Amsterdam Antlaşmasının getirdiği diğer yenilikler arasında, AB içindeki sınır kontrollerinin tamamen kalkması ve AB polis kurumu Europol'ün daha fazla yetki ile donatılması gösterilmektedir.

İç işleri ve hukuk alanlarında ise , bu Antlaşmanın yürürlüğe girmesinden beş yıl sonra, kısacası 2004 yılında, ortak karar verme mekanizmasının başlatılması öngörülmektedir.

Sığınma, göç ve vize ile ilgili politikalar da ortak karar alma konuları olarak belirlenmiştir.

Ortak dış ve güvenlik politikaları konusunda ise, daha somut kararların alındığı belirtilmektedir. Buna göre, bu konularla ilgili kararlar yine oybirliği ile alınacak, ancak, bu kararların uygulanmasında oy çokluğu ile karar alınabilecektir.

Amsterdam Antlaşmasının zayıf noktaları olarak ise, oy çokluğu ile alınacak kararların çok sınırlı tutulmuş olması ve Batı Avrupa Birliğinin (BAB) AB ile bütünleşmesine ilişkin bir anlaşmanın sağlanamamış olması gösterilmektedir. Bu bütünleşme ile, Transatlantik İşbirliği ve NATO vasıtasıyla ABD ile sağlam bağlar varlığını sürdürürken, bağımsız bir Avrupa savunma politikasının oluşturulması düşünülmekteydi, ancak bir çözüme ulaştırılamamıştır.

Bunun gibi çözümlenmemiş sorunları ele almak için, Üye Devletler, yeni bir Hükümetlerarası Konferans yapmaya karar vermiştir.(kaynak 3)



 

G-8 Toplantısı

En büyük sanayileşmiş 7 ülke (ABD, İngiltere, Kanada, Fransa, Almanya, İtalya ve Japonya) ile Rusya'nın Dışişleri Bakanları, 6.5.1999 tarihinde Almanya'nın Bonn kentinde Kosova için yeni bir barış planı oluşturmak için toplanmıştır. Almanya Dışişleri Bakanı Jochka Fischer'in ifade ettiğine göre Kosova'dan kalıcı bir barışın sağlanması için ortak hareket edilmesi konusunda anlaşmışlardır.

Yaptıkları ortak bir açıklama ile G-8 ülkeleri, Kosova'ya, BM önderliğinde etkili, sivil ve güvenliği sağlayıcı uluslararası bir varlığın yerleştirilmesi konusunda bir ilke anlaşmasına vardıklarını beyan etmiştir. Ayrıca, G-8 Dışişleri Bakanlarının Kosova için BM'nin atayacağı bir geçici yönetim çağrısında bulunduklarını belirtmişlerdir. Verilen bilgilere göre, G-7 ve Rusya Dışişleri Bakanlarının tüm önerilerini toplayan ilkeler kataloğu (UN Resolution ) konusunda da uzlaşmaya varmışlardır.

Gerek ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, gerekse İngiliz meslektaşı Robert Cook, Kosova'ya gönderilecek uluslararası bir barış gücünün merkezinde NATO askerlerinin olması gerektiğini, çünkü yurtlarına geri dönecek olan mültecilerin sağlam bir dayanağının olması gerektiğini vurgulamıştır.(kaynak 4)


AB DIŞ İLİŞKİLERİ

Avrupa Birliği ile İsrail Arasında İşbirliği

3 Mart 1999 tarihinde, Brüksel’de imzalanan anlaşma ile Avrupa Birliği ile İsrail arasında bilim ve teknoloji alanında işbirliğin daha da geliştirilmesi ve kolaylaştırılmasını amaçlamaktadır. Anlaşma gereği, taraflar karşılıklı olarak birbirlerinin araştırmaya yönelik kurumlarını kullanabileceklerdir. Bu amaçla, İsrail’deki bilimsel araştırma ve geliştirme aktivitelerine yönelik araştırma enstitüleri AB’ye açık olacak, İsrail ise AB’nin araştırma ve teknolojik gelişmeye yönelik çerçeve programlarına, özellikle de AB’nin 5. Çerçeve Programına katılabilecektir.

AB ile İsrail arasında, kökenleri 1975 yılına kadar dayanan bu işbirliği, giderek geliştirilmiş ve bu alanda ilk kez 1996 yılında bir anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma ile İsrail Dördüncü Çerçeve Programının nükleer içerikli olmayan bazı programlarına katılma olanağı bulmuştur.

Bu işbirliğinin sonuçları her iki taraf için de çok tatmin edici olmuştur. Toplam 369 adet AB-İsrail araştırma projesine 54,4 MECU tutarında ödenek sağlanmış, İsrail’in ise Dördüncü Çerçeve Araştırma Programına takriben 100 MECU katkısı olmuştur.

Taraflar, söz konusu anlaşmanın imzalanması ile İsrail’in daha baştan, Beşinci Çerçeve Programına katılma olanağı bulduğu için memnun olduklarını, İsrail’in biyo-teknoloji, opto-elektronik, tıbbi araştırma, uzay teknolojisi ve bilgi teknolojisi konusundaki potansiyeli göz önünde bulundurarak, Filistin araştırma kurumları da dahil, bilimsel ve teknoloji kurumlarının yararına mevcut işbirliğin daha da gelişeceğini umut ettiklerini ifade etmiştir.

Son olarak, taraflar, bu Anlaşma'nın AB-İsrail ilişkilerine yeni bir boyut getireceğine inandıklarını vurgulamışlardır.(kaynak 5)




Çin’in Dünya Ticaret Örgütüne (DTÖ) Katılımı

Komisyon üyesi Sir Leon Brittan, Çin’in DTÖ’ye katılımı konusunda ABD ile yaptığı görüşmelerin olumlu geçmesinden memnunluk duyduğunu belirtmiştir. Verdiği demeçte Brittan “Avrupa Birliği, Çin’in DTÖ’ye katılmasının gerek Örgüte üye devletlere, gerekse Çin’e büyük yarar getireceğine inanmaktadır. Çin ile olan görüşmelerimizde AB, ABD ile benzer hedefleri gütmüştür. Bu nedenle, AB ve Çin arasında olumlu gelişmelerin olması bizim için de iyi haber demektir. Bununla birlikte, Çin’in katılım görüşmeleri sadece ABD ile değil, diğer DTÖ üyeleri ve AB ile de yapılmalıdır. Biz ayrıntıları titiz bir şekilde inceleme talebinde bulunacağız ve Çin’in öne sürdüğü yükümlülükleri ele alacağız. Ancak AB’nin ticari çıkarlarının uygun bir şekilde korunduğuna inandıktan sonra Çin ile görüşmelerimizi tamamlama gereği doğacaktır. Bunu önümüzdeki haftalarda, özellikle, Mayıs ayında gerçekleşecek olan Çin seyahatimde, AB adına yapacağım. Artık finale geldik. İnanıyorum ki, sıkı bir çalışma ve tüm tarafların göstereceği özveri ile bu önemli görüşmeyi tamamlayıp başarılı bir şekilde sonuçlandıracağız,” demiştir. (kaynak 6)




AB-Türkiye İlişkileri Konusunda Konferans

Almanya’nın Türkiye Büyükelçisi Dr. Hans-Joachim Vergau, 12.5.1999 tarihinde, Ankara Hukuk Fakültesinde, “Avrupa Birliğinde Son Gelişmeler ve Türkiye-AB İlişkileri” konulu tartışmalı bir konferans vermiştir. Çok akıcı geçen konferansa Almanya’dan sonra dönem başkanı olacak olan Finlandiya’nın Türkiye Büyükelçisi dinleyici olarak katılmıştır.

Büyükelçi Vergau konferansına “Avrupa Birliğinin Türkiye’ye ve Türkiye’nin AB’ye olan tutumu nedir?” diye bir soru sorarak başlamış ve şöyle devam etmiştir:

“ Ankara Anlaşmasının yapıldığı 1963 yılından beri Türkiye, aynı Anlaşmanın 28. Maddesi gereği üye olma hakkına sahip olduğunu iddia itmektedir. Ancak bu Madde Türkiye’ye üyelik hakkı vermemektedir. 28. Madde “ Anlaşmanın işleyişi, Topluluğu kuran Antlaşmadan doğan yükümlerin tümünün Türkiye tarafından üstlenilebileceğini gösterdiğinde, Akit taraflar, Türkiye’nin Topluluğa katılması olanağını inceler” demektedir (2).

Türkiye’nin haksızlığa uğradığını düşündüğü diğer bir konu da Gümrük Birliğidir. Avrupa Parlamentosuna göre, ilk zamanlar Türkiye’nin Gümrük Birliğine girmesi olanaksız görünmekteydi. Bayan Çiller, kökten dincilerin iktidara gelmemesi için Türkiye’nin mutlaka Gümrük Birliğine girmesi gerektiğini belirtti. Türk hükümeti ile görüşmeler yapıldı ve sonunda Gümrük Birliği anlaşması imzalandı. Ancak bundan hemen sonra bayan Çiller, Refah Partisi ile koalisyon hükümeti kurdu. İşte bunu Strazburg’daki Avrupa Parlamentosu hiçbir zaman unutmadı.

1996-1997 yılları arasında Türkiye-AB ilişkileri iyi bir şekilde devam etti. Ancak Lüksemburg Zirvesi ölümcül bir dönüm noktası oldu. Zirve sonuçlarına göre, Türkiye’nin aday ülkeler arasında adı geçmedi. Adaylık için bilindiği gibi demokrasi, insan hakları, iyi komşuluk ilişkileri, azınlık hakları gibi ölçütler öne sürüldü. Bu durum Türkiye tarafından büyük ayrımcılık olarak algılandı. Türkiye bu ölçütlerin sadece Türkiye için geçerli olduğunu ve sadece Türkiye'nin bunları yerine getirmesi gerektiğini düşündü. Oysa karar şu iki noktayı içermekteydi:

AB tarafından, Türkiye’nin Lüksemburg Zirvesi ile kapıların kendisi için tamamen kapandığını düşünmesi bir türlü anlaşılamamıştır. Bu yanlış ve eksik bir algılamadır. 1997’den sonraki gelişmelere bakarsak; Cardiff Zirvesi ise Türkiye’nin yüzünü biraz güldürmüş ve Türkiye’nin istediği bir karar alınmıştır: Türkiye için bir "İlerleme Raporu" hazırlanmıştır. Bu Türkiye açısından önemli bir rapordur. Rapora göre, demokrasi, azınlık hakları, hukuk devleti gibi unsurların daha da istikrara kavuşması gerekmektedir. İyi komşuluk ilişkilerinde özellikle Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilere değinilmektedir. Burada her iki tarafa da nesnel yaklaşılmakta, hiç bir taraf suçlanmamakta, sorunun halledilmesine çalışılmaktadır.

Raporda çok olumlu noktalara da değinilmektedir. Bir reform isteği göze çarpmaktadır. Özel sektör, pazar ekonomisi, ekonomik büyüme göstergeleri gayet iyiye işaret etmektedir. Ancak bazı eksiklikler hala mevcuttur, örneğin, sosyal güvenlik alanı istenilen boyutta değildir; bölgeler arasında gelişmişlik farkı çok büyüktür; göç baskısı vardır; çalışan insanların takriben % 80’i tarım alanında çalışırken, GSMH’nın sadece % 14’üne sahiptir. Yine, çalışan kadınların % 80’i tarımda çalışmaktadır. Genel olarak söylenirse, ekonomik gelişmeler iyimser bir tablo çizmektedir, hatta diğer bazı aday ülkelerden daha iyi bir durumdadır. Bununla birlikte, Türkiye’nin Gümrük Birliğine uyumu, İMF’ye uygun davranışları 1998 yılı itibarıyla beğenilmiş ve taktir toplamıştır.

Türkiye ile AB arasındaki sorunlar, siyasi dialoğun kesilmesinden ötürü çözümlenememektedir. Oysa siyasi ölçütler en az ekonomik ölçütler kadar önemlidir. Türkiye, AB zirvelerine (Cardiff, Viyana) katılmayı reddetmekle büyük bir hata yapmıştır. “Ocak 98’den beri Almanya Dönem başkanı, neden Dışişleri Bakanı Jochka Fischer Türkiye’ye gelip, görüşme yapmıyor, diye soruyorsunuz. Ancak, siyasi dialoğu keserseniz, bu nasıl olur?

Yine de işler o kadar kötü gitmiyor. Lüksemburg Stratejisi üzerinde çalışılmaktadır. Buna göre, Türkiye’ye 150 milyon ECU tutarında mali yardım yapılması düşünülmektedir. Ancak bunun Haziran ayında seçilecek olan AP tarafından onaylanması gerekmektedir. Türkiye-MEDA işbirliği de iyi yürümektedir; Türkiye' ye 750 milyon DM ayrılmıştır. Bunun yanında Türkiye’nin katıldığı çok önemli programlar da var:

AB’nin Türkiye’nin Gümrük Birliği’nin uygulanabilmesi için yerine getirmediği bir taahhüdü var. Bu gerçekten çok utanç verici bir durum. Taahhüt edilen yardım her seferinde Yunan vetosuna takılmaktadır. Bunun için başka yollar aranmaktadır. Örneğin oy birliği prensibinden vazgeçip oy çokluğu prensibine geçmek gibi . Yine de bu yardım o kadar büyütülmemelidir. Ekonomik açıdan bazı aday ülkelerden üstün olduğunu iddia eden Türkiye, bu parayı o kadar büyütmemelidir.

Güven çok önemli bir unsurdur. Türkiye kendini dışlanmış hissetmemelidir. Örneğin, 3-4 Haziran 1999 da yapılacak Köln Zirvesinde muhtemelen istihdam, Gündem 2000, tarım, Avrupa içindeki karar mekanizmalarında reform gibi konular işlenecek, genişlemeye muhtemelen değinilmeyecektir.

Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği yeni hükümetin bu konuda vereceği sinyallere bağlıdır. Sayın Demirel, 26 Nisan 1999 tarihinde, yazılı olarak dönem başkanı Sayın Schröder’e, AB üyeliğinin Türkiye’nin dış ilişkilerinde hala öncelikli politikaların başında geldiğini bildirmiştir. Sayın Bahçeli ile de bizzat yaptığım görüşmede, Türkiye’nin bu konudaki politikasında bir değişiklik olmayacağını söylemiştir.

Beş yıldır bu ülkede yaşamaktayım. AB’ye üye olma isteğinin ne kadar canlı olduğunu bizzat görmekteyim. Türkiye mutlaka AB’ye dahil olmalıdır.”

Sayın Büyükelçi bu cümleler ile konferansını tamamladı ve soru yanıt şeklinde devam edildi. Soru ve yanıtların bazıları şöyledir:
 

S: Haçlı savaşı hala sürüyor mu ? AB bir hrıstiyan klubü müdür?

Y: Kesinlikle değil. Doğal olarak Avrupa’da böyle düşünen insanlar vardır, ancak bunlar azınlıktadır ve bu konu AP’de de önemsiz bir konudur. Bildiğiniz gibi, Alman hükümeti Yeşil-Kırmızı Koalisyondan oluşmaktadır ve din konusu buna çok aykırı düşmektedir.
 

S: Türkiye'nin, NATO'nun karar mekanizması dışında tutulmasına ne diyorsunuz?

Y: Washington'da, Avrupa Birliği için, ABD'nin onayı ile, yeni bir savunma yapısı üzerinde çalışılmaktadır. AB hep ABD'ye güvenmemeli, kendi savunmasını kendi yapmalıdır. Bu görüşmeye Türkiye'de dahil edildi. Türkiye'nin bu karar mekanizmasına da dahil edilmesi için uzun vadede çalışılacaktır.
 

S: Gümrük Birliği bağlamında Türkiye'nin jeo-politik önemi nedir?

Y: Türkiye'nin jeo-politik önemi AB tarafından gayet iyi bilinmektedir. Avrupa Birliği bu bölgeden;

açısından yarar sağlayacaktır.
 

S: Çifte vatandaşlık konusundaki gelişmeler nelerdir?

Y: Bugün Almanya'da 2.1 milyon Türk yaşamaktadır. Bu nedenle uyum içinde birlikte yaşamak çok büyük önem taşımaktadır. Yeni uygulamaya göre, Almanya'da doğan bir kişi, kan bağına bakılmaksızın, kendi vatandaşlığının yanında, Alman vatandaşlığına da sahip olacaktır. Ancak 23 yaşından sonra kişi, vatandaşlığı konusunda bir seçim yapmak zorunda kalacaktır (3). Türkiye, çifte vatandaşlığa bütünleşmeden (entegrasyon) daha fazla önem vermektedir. Oysa, yaşadığınız ülke ile bütünleşmek daha önemlidir. Bu nedenle, bu konudaki yasalar esnetilmiştir. Daha önce 15 yıl ülkede yaşadıktan sonra Alman vatandaşlığına geçilebilmekteydi. Şimdi ise bu süre 8 yıla indirilmiştir.
 

S: Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra dünya ekonomisine büyük ölçüde ABD hakim durumdadır. Euro'nun da yürürlüğe girmesi ile AB, ABD'nin yerini almayı mı düşünmektedir?

Y: Euro'nun yürürlüğe girmesi ile dünya piyasalarında Dolar ve Yen'in hakimiyetine son verip bir dengenin sağlanması ve baskın bir ortamdan rekabet ortamına geçilmesinin sağlanması amaçlanmaktadır. Kısacası, bu sorunuza evet diye yanıt verebiliriz.

S: Avrupa Türkiye'nin AB'ye girmesini neden istememekte ? Nüfus esas olduğundan Türkiye en az Almanya kadar güçlü olacak, bundan mı korkuluyor ? Yoksa Türkiye hiçbir zaman tam üye olamayacak mı ?

Y: Avrupalılar Türkiye'nin büyüklüğünden korkmuyor, ama Türkiye'nin mevcut sorunlarından korkuyor. Bunların çözümü için de bir strateji hazırlanmıştır.

AB değerlendirilirken genelde bir hata yapılmaktadır. Bugün Almanya 81 milyon nüfusla AB'nin en büyük ülkesi konumunda, bu doğru, ancak hiçbir zaman baskın bir konumda değil. Bakınız, Avrupa Merkez Bankasının başkanı Alman mı ? Alman değil. Ayrıca Almanya sağlam Deutsche Mark'ını (DM) feda ederek Euro'ya katkıda bulunmuştur. Kısacası, liderlik rolü için nüfus yeterli değildir. Avrupa Parlamentosunda daha fazla üyemiz var, bu doğru, ama belirleyici olmak için yeterli değil. Bu yönüyle doğal olarak Türkiye'den korku duyulmuyor.
 

S: APO'nun yakalanmasından sonra PKK hakkındaki düşünceleriniz değişti mi? Avrupa' da boy gösteren sözde Kürt Parlamentosunu kabul ediyor musunuz?

Y: PKK hakkındaki düşüncelerimiz hiç değişmedi. Avrupa ülkeleri içinde PKK, Almanya ve Fransa da yasaktır ve her zaman da yasak kalacaktır. Sözde Kürt Parlamentosuna gelince; hiçbir AB ülkesi bunları resmen tanımamaktadır. Konu sadece bazı grupların ortaya attığı spekülasyonlardan ibarettir.
 

S: ABD yaklaşım olarak Türkiye'nin, jeo-stratejik konumunun önemi itibarıyla AB'ye girmesi gerektiğini savunmaktadır. Bu konudaki düşünceleriniz nedir?

Y: Her zaman ABD'nin ileriyi gören, görüm (vizyon) sahibi olduğu, buna karşılık AB'nin görüm sahibi olmadığı , ancak kıstaslar koymayı bildiği söylenmektedir. Ama ABD bu konuda Türkiye'ye bir kuruş vermemektedir. AB'nin ise sorumluluğu vardır; kendi istikrarını korumak için kıstaslar koymak zorundadır. Bu görüm sahibi olmaktan daha iyidir. (kaynak 7)




AB EKONOMİSİ

Bankacılık

Lüksemburg'da bulunan Avrupa Toplulukları Resmi İstatistik Bürosu Eurostat tarafından 31 Mart 1999 tarihinde yayımlanan bir rapor, para piyasalarında birleşme eğilimine dikkat çekmektedir. Rapor, Avrupa Ekonomik Alanı ve İsviçre'de kredi kurumlarının sayısının, 1994-1997 yılları arasında 9.132' den 8.594'e düştüğünü göstermektedir.

Eurostat tarafından yayımlanan verilere göre, 1992 yılının, AB'de toplam kurum sayısının en fazla olduğu yıl olarak kaydedildiği ve daha sonraki yıllarda ise İrlanda ve Norveç hariç bu sayının birçok ülkede düştüğü görülmektedir. 1994-1997 yıllarında İrlanda'da bu sayı 39'dan 53'e çıkmıştır (% 36). Bu artış muhtemelen, İrlanda Mali Hizmetler Merkezi'nin (Irish Financial Services Centre) kurulması nedeniyle mali hizmetler açısından olumlu bir iş ortamının oluşmasından kaynaklanmaktadır.

Rapor, Euro'nun uzun vadede Avrupa para piyasalarında daha fazla birleşmeye neden olacağına işaret etmekte ve 1994-97 verilerinin değişikliklerin başlama noktası olarak görmektedir.(kaynak 8)

Tablo 1. Kredi Kurumları
 
1994
1997
100000 kişi
Kurum Sayısına Bölünen Faiz & Komisyon
(Mil. Euro 1997)
Belçika
122
109
1.1
514
Danimarka
209
196
3.7
55
Almanya
3736
3442
4.2
87
Yunanistan
39
39
0.4
267
İspanya
316
307
0.8
180
Fransa
446
417
0.7
366
İrlanda
39
53
1.5
164
İtalya
1002
935
1.6
122
Lüksemburg
222
221
53.5
152
Hollanda
173
169
1.1
246
Avusturya
955
914
11.3
25
Portekiz
257
232
2.3
56
Finlandiya
349
344
6.7
16
İsveç
111
124
1.4
115
İngiltere
470
431
0.7
369
AB15
8446
7933
2.1
126
İzlanda
111
112
42.2
3
Norveç
152
154
3.5
48
Avr.Ekon.Alanı
8709
8199
2.2
122
İsviçre
423
395
5.6
151
Kaynak: Eurostat




AB'de KOBİ'ler

Eurostat'ın 10 Mart 1999 tarihinde yayımladığı bir rapora göre, AB de tarım dışı sektörlerde bulunan 18 milyon firmanın hemen hepsini 250'den az personel çalıştıran küçük ve orta ölçekli işletmeler oluşturmaktadır. KOBİ'ler AB'deki işlerin üçte ikisini sağlamakta ve dolayısıyla AB'de etkin bir rol oynamaktadırlar.

Meslekler, 10 kişiden az, 250 kişiden az ve 250 ilâ daha fazla personel çalıştıran firmalar arasında hemen hemen eşit olarak bölünmüştür. Ancak AB'nin 36,000 büyük işletmesi toplam iş hacminin sadece % 45'ine sahiptir.

AB genelinde her on firmadan dokuzu, on kişiden az personel istihdam etmektedir. 0 ilâ 9 personel çalıştıran firmaların toplam istihdam oranı Yunanistan'da % 60'a yakın, İtalya, İspanya ve Belçika'da % 40 ile 50 arasındadır. Finlandiya, Avusturya, Almanya, Lüksemburg ve İrlanda'da ise bu oran % 20'nin biraz üzerindedir.

Tablo 2.  0-9 Personel Çalıştıran Firmalarda Toplam İstihdam (%)  (azalan düzende)
Yunanistan
56.6
İngiltere
28.9
İtalya
47.8
İsveç
26.7
İspanya
47.5
Hollanda
26.0
Belçika
45.8
Finlandiya
24.6
Portekiz
38.4
Avusturya
24.0
AB15
32.8
Almanya
23.5
Fransa
32.4
Lüksemburg
22.9
Danimarka
29.0
İrlanda
22.7
Kaynak:Eurostat
 

10 ilâ 40 personel çalıştıran işletmelerin AB genelinde oranı % 19'dur. Bu durum bütün Üye Ülkelerde değişiklik göstermektedir.. Bu işletmeler genellikle metal işleme, tekstil ve deri sanayileri ile toptancılık sektörlerinde yer almaktadır.

Orta ölçekli işletmelerde ortalama 95 kişi çalışmaktadır. Danimarka, İrlanda ve Lüksemburg'da bu işletmelerdeki istihdam oranı iş gücü ortalamasının üstündedir. Bu tür işletmeler genellikle imalat sanayiindedir. Fakat Lüksemburg ve Hollanda'da bilgisayar gibi hizmetler sektöründe de faal olarak görülmektedir.

Geleneksel ve sermaye-yoğun enerji, motor, TV ve radyo cihazları sanayilerinde büyük işletmeler (250 + işçi) çoğunluktadır. Bu durum özellikle Almanya'da görülmektedir.

250 veya daha fazla işçinin çalıştığı işletmeler, AB içinde posta ve telekomünikasyon sektöründeki işlerin % 90'ını oluşturmaktadır. Sigorta ve mali işler konusunda çalışan her on kişiden sekizi ise, büyük bir işletmede çalışmaktadır.

(Bu rapordaki veriler 1994-95 verileri olmakla birlikte, ekonomik yapıların çok yavaş değişiklik göstermesi dikkate alındığında, günümüz için de geçerliliğini koruduğu düşünülmektedir).(kaynak 9)




Sosyal Yardım

Eurostat'ın 3 Mayıs 1999 tarihinde yayımladığı bir raporda* İrlanda'nın, % 18.9 oran ile AB 15 içinde sosyal yardımlara en az para harcayan, İsveç'in ise % 34.8 ile (AB 15 ortalaması % 28.7) en fazla para harcayan ülke olduğu belirtilmektedir. Para olarak kişi başına en fazla harcayan ülkenin Lüksemburg (8,297 satın alma gücü standardı (SAGS: istatistikçilerin ülkeler arasındaki fiyat farklılıklarının etkisini yumuşatmak ve gerçek karşılaştırmalar yapmak için kullandıkları yapay bir para birimi) ve en az harcayan ülkenin ise Portekiz (2,533 SAGS) olduğu ifade edilmektedir.

Rapora göre 1990-96 döneminde AB 15 dahilinde sosyal yardım harcamalarının payı GSYİH içinde % 25.4'den % 28.7'ye yükselmiştir. Hollanda (% 35.5'ten % 30.9'a düşmüş) ve İrlanda (% 19.1'den % 18.9'a düşmüş) dışında genel olarak bir yükselme görülmektedir. 1996 yılında en düşük paya sahip ülkeler İrlanda'nın ardından Portekiz (% 21.6 ) ve İspanya (% 22.4) olmuştur. % 33.6 ile Danimarka, % 32.1 ile Finlandiya ve % 34.8 ile İsveç listenin başında yer almaktadır.

1996 yılında Avrupa Ekonomik Alanı içinde kişi başına Satın Alma Gücü Standardı (SAGS) bakımından Danimarka 6,884 SAGS ile Lüksemburg'u izlemektedir. Onları 6,000 SAGS ile Almanya, İsveç, Belçika ve Avusturya takip etmektedir. İtalya, İngiltere, Finlandiya, Norveç ve Fransa ise ortalamaya yakın (AB 15 ortalaması 5,120) değerlere sahiptir. Yunanistan, İrlanda, İspanya ve İzlanda 4,000 SAGS'nin altındadır. (Portekiz ve Yunanistan 3,000 SAGS'ın da altında yer almaktadır).

Eurostat raporunda ülkeler arasındaki farklılıkların, sosyal yardım sistemleri, demografik değişim, işsizlik oranı ve diğer sosyal, kurumsal ve ekonomik faktörlerden kaynaklandığı belirtilmektedir.

Pek çok ülkede toplam harcamalar içindeki en büyük pay yaşlılık ve dul-yetim aylıklarına aittir: AB15 çapında toplam yardımların % 44.8'i (veya GSYİH'nın % 12.3'ü) bu kalemlere harcanmaktadır. İtalya'da toplam yardımların % 65'i yaşlılık ve dul-yetim aylıklarına harcanırken, İrlanda'da bu oran sadece % 26.1'dir, çünkü İrlanda, AB içindeki en genç nüfusa sahip ülkedir. 1996 yılında 20 yaş altındaki nüfusun toplam nüfusa oranı % 33 (Avrupa ortalaması % 24) ve 65 yaş üstündeki nüfus oranı ise sadece % 11 olarak kaydedilmiştir. Diğer taraftan İrlanda'da aile ve çocuk yardımları AB içindeki en yüksek orandır (toplam sosyal yardımların % 12.8'i). İzlanda'da da benzer bir durum söz konusudur.

İşsizlik yardımları İrlanda, Belçika ve İspanya'da toplam yardımların % 14'ünden fazlayken, İtalya'da % 2'den azdır. Ancak, raporda bu durumun işsizlik seviyesini yansıtmadığı, işsizlik yardımlarının kapsamı ve seviyesi bakımından çok büyük farklılıklar olduğu belirtilmektedir. AB15 dahilinde işsizlik yardımları GSYİH'nın % 2.3'ünü kapsamaktadır. Aile ve çocuk yardımları AB15 içinde GSYİH'nın % 2.1'ini , tüm yardımların % 7.9'unu oluşturmaktadır. Bu yardımlar Lüksemburg, İrlanda, Finlandiya ve Danimarka'da % 12'dir. İspanya, İtalya ve Hollanda'da ise % 5'in altındadır. Avrupa Ekonomik Alanı içinde en fazla aile ve çocuk yardımı Norveç'de görülmektedir (toplam yardımların % 13.8'i).

1996 yılında yardımların esas kaynağını halkın ve işverenlerin sosyal katkıları oluşturmuştur: AB15: % 65, euro-bölgesi** : % 69.1. Vergilerden elde edilen genel devlet katkıları ise AB15'de % 3.4, euro-11 bölgesinde % 27.2 olarak gerçekleşmiştir.(kaynak 10)
 

Tablo : 3 Sosyal Yardım Harcamaları (GSYİH %)


Tablo 4.  Kişi Başına SAGS'ında Sosyal Yardım Harcamaları. 1996   (azalan düzende)
 




AB 15 Ticaret Fazlası

Yeni bir hesaplama sistemine göre, 1998'in dördüncü çeyreğinde AB15 cari hesap dengesi 16,7 milyar ECU (GSYİH'nın % 0.9'u) olarak gerçekleşmiştir. 1998 yılı için AB15 cari hesap fazlası ise 52.5 milyar ECU olmuştur.

1998'in dördüncü döneminde, hizmetlerdeki AB15-dışı ticaret dengesi, 1998'in üçüncü dönemine (2.2 milyar) kıyasla azalarak 1.7 milyar ECU olarak gerçekleşmiştir.

Eski metoda göre, 1998 için AB15 cari hesap dengesi 72.6 milyar ECU olarak hesaplanacaktı. 1997'de AB15 cari hesap dengesi 105.3 milyar ECU olarak kaydedilirken 1998'de 32.7 milyar olarak gerçekleşmiştir.(kaynak 11).

Tablo : 5 AB15 İçin Ödemeler Dengesi EURO-Göstergeleri   (Milyar ECU - % )

Tablo : 6 EURO Alanı İçin Ödemeler Dengesi EURO-Göstergeleri¹     (Milyar ECU - % )


Tablo : 7 EURO Alanı İçin Ödemeler Dengesi EURO-Göstergeleri¹
(Ocak 98 - Aralık 98 Milyar ECU, Ocak 1999'dan itibaren Milyar EURO)



AB-ABD Ekonomik İlişkileri

Dünya ticaretinin % 40’ını elinde bulunduran AB ve ABD, ekonomik kalkınma, uluslararası istikrar ve parasal sistem gibi ortak çıkar konuları ile sıkı sıkıya birbirlerine bağlıdır. Bu nedenle standartların uyumu, ölçü birimleri gibi konularda anlaşmaya varma gereksinimi duyulmaktadır.

Bu amacı güden anlaşmalardan birisi “AB ve ABD arasında karşılıklı Denklik Anlaşması” dır. Bu Anlaşma, tarafların teknik düzenlemeler ve standartlar konusundaki uyum değerlendirmelerinin koşullarını içermektedir. Bu standartlar, tele komünikasyon, elektro manyetik donanımlar, elektrik güvenliği, ilaç ve tıbbi ekipmanlar için imalat uygulamalarını kapsamaktadır.

Ölçü birimlerine gelince; AB içinde, aynı anda kullanılan değişik ölçü birimi sistemlerinin (gram, pound, metre, inç) on yıl daha varlığını koruması düşünülmektedir.

Bununla birlikte, gerek Avrupalı, gerekse Amerikalı sanayicilerin ürünlerini uluslararası pazarda pazarlayabilmek için değişik etiketler kullanma zorunluluğu, Komisyon’un, ikinci kez geçiş dönemini 2009 yılına kadar uzatma önerisinde bulunma kararını aldırmıştır. 1979 yılında kabul edilen 80/181/EEC sayılı Direktif, metrik sistemin 1989 yılında zorunlu olarak kullanılmasını öngörmesine karşılık, dünya çapında kullanılan ortak bir ölçü sisteminin, ancak, ABD’nin metrik sistemi kabul etmesi halinde başarıya ulaşacağının anlaşılması üzerine, bu süre daha ileri tarihlere ertelenmiştir.(kaynak 12)




Merkezi Avrupa Mercek Altında

1997 yılı ortalarında küresel ekonomi büyük ölçüde kötüleşmiş, dünya çapında krizler birbirini izlemiştir. Rusya’nın da etkilendiği bu krizden, Merkezi Avrupa aday ülkeleri nispeten az etkilenmiştir.

Ekonomik raporlara göre 1998/99 döneminde ortalama büyüme %3.5 olarak kaydedilmiş, 2000 yılındaki uluslararası mali durumun istikrara kavuşması ile, büyümenin % 4.25’e çıkması tahmin edilmektedir. Tüm bu göstergeler bu ülkelerin ticaretini eski Sovyetler Birliği bloğundan kurtarıp, batıya yöneldiklerini göstermektedir. AB ve sözkonusu ülkeler, ekonomik açıdan büyük ölçüde entegre olmuş ve ticaretlerinin % 60’ını AB ile yapmaktadırlar. Rusya krizinden etkilenmemelerinin diğer bir nedeni de AB’ye girmeye aday olmaları ve AB mevzuatını uygulamaları olarak gösterilmektedir.

Merkezi Doğu Avrupa Ülkelerindeki (MDAÜ)¹ hızlı değişim dönemi, bu ülkelerin desteği ile hazırlanarak Lüksemburg'da bulunan Avrupa Toplulukları İstatistik Bürosu, Eurostat tarafından 29 Nisan 1999 tarihinde yayımlanan "Statistical Yearbook on CECs 1998" ve "A Statistical View of Central Europe" (Merkezi Avrupa Ülkeleri Yıllığı ve Merkezi Avrupa'nın İstatistiki Görünümü) başlıklı yayınlar ile detaylı bir incelemeye alınmıştır.

170 sayfalık Yıllık her ülkenin ana bilgileri ve rakamları ile birlikte, nüfus, eğitim, iş gücü, ulusal hesaplar, maliye, tarım, sanayi, inşaat, hizmetler, taşımacılık, turizm, ticaret ve çevre konularını kapsayan detaylı istatistiki tabloları da vermektedir.

Bu iki yayından bazı tablolar aşağıda verilmiştir. Veriler aksi verilmemiş ise 1997 yılına aittir.(kaynak13)
 

Tablo : 8 Her 1000 Kişi İçin Nüfus Değişim Oranı (1997)



Aday ülkelerde Reel GSYİH

Avrupa Birliğine aday Merkezi ve Doğu Avrupa Ülkelerinde (MDAÜ) reel GSYİH, 1998'in ikinci üç aylık döneminde 1997'nin aynı dönemine kıyasla % 3.4 oranında artmıştır. 1998'in ilk üç aylık döneminde bu oran % 3.8 olarak gerçekleşmiştir. Avrupa Toplulukları İstatistik bürosu Eurostat tarafından 10 Mart 1999 tarihinde Lüksemburg'da yayımlanan rapor ile MDAÜ'ler için ilk defa üç aylık GSYİH büyüme oranları yayımlanmıştır.

MDA ülkelerinin büyük bir kısmı 1998'de büyümeye devam etmişlerdir. Bu ülkeler arasında en büyük ekonomiye sahip olan iki ülke, Çek Cumhuriyeti ve Romanya'da 1998'in ilk yarısında, 1997'nin aynı dönemine kıyasla bir düşüş gözlenmiştir.

Raporda ayrıca, kişi başına GSYİH, cari fiyatlarla toplam GSYİH, döviz kurları ve satın alma gücü standardı (purchasing power standard) tabloları da verilmiştir.(kaynak 14)
 




DİĞERLERİ

Berlin Tekrar Başkent

19.4.1999 tarihinde Alman hükümeti Bonn'dan Berlin'e taşınmıştır. Böylece, 66 yıldan sonra , Berlin'deki Reichstag (4) binası tekrar Alman Parlamentosunun merkezi ve Berlin, Almanya'nın başkenti olmuştur.

Bundestag (5) başkanı Wolfgang Thierse'ye, sembolik olarak, 19.4.1999 tarihinde 600 milyon Alman Markına tadilat gören Genel Kurul salonunun anahtarı teslim edilmiştir. Yeniden kullanıma açılan tarihi binayı gezerken, tüm partilerden politikacılar, binanın ihtişamından ne denli etkilendiklerini gizleyemedikleri görülmüştür.(kaynak15)


Dipnotlar

1. Ayrıntılı bilgi için bkz. Council Press Release, http://www.europarl.eu.i…dp/cdpcou/en/c990326.htm

2. Ankara Anlaşması ve Katma Protokol, Cilt 2, Sayfa 16.

3. Söz konusu yasa, Federal Meclisinden sonra, 21.5.1999 tarihinde, Eyaletler Meclisinden de geçmiştir.    Böylelikle, 1913 yılından bu yana yürürlükte olan 'kan bağı ilkesi' tarihe karışmıştır. Yasa, Resmi Gazete'de yayınlandıktan sonra 1 Ocak 2000 tarihinde yürürlüğe girecektir.

4. Weimar döneminden beri kullanılan meclis binası

5.  Federal meclis



Kaynaklar

KAYNAKLAR:

1. Council Press Release, http://europarl.eu.int…, 26.03.99
    Europa Forum, Nr.4/99, Sayfa 1

2. Europa Forum, Nr. 4/99, Sayfa 1

3. http://europa.eu.int/abc/obj
    Die Welt online,  http://welt.de/archiv/1999/04/30

4. Die Welt online,  http://welt.de/990507/

5. Council Press Release, http://www.europarl.eu…, 3.3.1999

6. Midday Express, http://www.europa.eu.int

7. Toplantı Tutanağı

8. http://europa.eu.int/eurostat.html, No 28/29, 31 Mart 1999

9. http://europa.eu.int/eurostat.html, Memo No 01/99, 10 Mart 1999

10. http://europa.eu.int/eurostat.html, Memo No 4/99, 3 Mayıs 1999

11. http://europa.eu.int/eurostat.html, No 4/99, 3 Mayıs 1999

12. Eur-op News, 1/ 99, Sayfa 8

13. http://europa.eu.int/eurostat.html, 29 Nisan 1999

14. http://europa.eu.int…res/en2199/6202199a.htm, 10 Mart 1999

15. Die Welt online, http://www.welt.de/archiv/1999/04/19
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
...©  DPT.ABİGM, YBM, 29 Haziran 1999